Ali Saydam: Duyguyu bir kenara bırakıp aklı devreye soktuk

Posted by

Doğan Selçuk ÖZTÜRK

● Ali Bey, kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Pederşahi bir ailede doğdum ve büyüdüm. Çerkez kökenli ve Kilis doğumlu babam, önce İstanbul’da Sultanahmet Sanat Mektebi’nde, sonra da burs kazandığı Fransa Lille’de makine mühendisliği okuyor. Atatürk’ün bir programı bu; yurt dışında yetiştirilen gençlerin dönüp Türkiye’de öğretmenlik yapmaları hedefleniyor. Babam, kendisi de fen okuduğu için 50’lilerin başında abime ve bana “Almanca eğitimi alacaksınız” dedi. O dönemde taş üstünde taş kalmamış Almanya’nın çok gelişeceğine inanıyordu.

Babam Ankara’ya teknik öğretim müsteşarı olarak gidince, kısa bir süre Alman Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul Erkek Lisesi’nin yeni açılan yatılı Almanca bölümüne girdim. Tercihlerimi hep babam yaptı. Bütün istidadım ve eğilimim sanata, edebiyata, felsefeye, psikolojiye olmasına rağmen İstanbul Lisesi’nde fen bölümünde okudum… Sonra babam İsviçre Bern’e kültür ateşesi olarak atandı. Dedi ki; “Eidgenössische Technische Hochschule’ye (ETH) gireceksin, mühendis olacaksın”. ETH, Zürih’te dünya çapında bir teknik üniversite; ben de parlak bir öğrenciydim. Giriş sınavında 30 üzerinden minimum 25 puanı kabul ediyorlardı. 24 ile kaldım. Babam bu sefer; “Gel Bern’de kimya oku” dedi. Ben de öyle yaptım.

Türkiye’ye dönünce Milliyet Gazetesi’nin bir ilanına başvurdum ve magazin servisinde (Hey dergisi) muhabir tercüman olarak çalışmaya başladım. İş hayatında üç yayınevinin genel yayın müdürlüğünü yaptım: Karacan Yayınları, Sabah’ın dergi grubu, Güneş Yayınları.

1990’da müşteri dergileri yayıncılığı yapmak üzere başlayıp sonradan stratejik iletişim danışmanlığı da yapan ve bu sene 32. yaşını kutladığımız Bersay İletişim Danışmanlığı’nı (Bersay) kurduk. Hâlen köşe yazarlığına ve dergi yazılarına devam ediyorum.

“BİZ DE DAHA ÇOK PARA KAZANIRIZ”

● Halkla ilişkiler işine nasıl girdiniz?

IBM ile dergi çalışmamız esnasında kurumsallığa dair çok şeyler öğrendik. IBM dedi ki; “Bizim halkla ilişkiler konusunda da desteğe ihtiyacımız var. Sen de eski gazetecisin, destek olur musun?” “Peki” dedim ve konuyu derinlemesine araştırmaya başladım. Türkiye’deki ilk ciddi PR ajanslarından A&B, Alaattin Asna ile Betül Mardin ortaklığında kurulmuştu. Bu işin ustasına, Alaattin Asna’ya gittim; “Hocam durum böyle, dergi yayıncılığı yapan bu ajansı PR ajansına dönüştürmeli miyim?” diye sordum. Çok enteresandır, ona rakip olacağımız hâlde; “Mutlaka yapmalısın. Çünkü senin gibi nitelikli adamların piyasaya girmesi sektörün niteliğini artırır. Biz de daha çok para kazanırız” dedi. Feodal düşüncenin tamamen tersini savunuyordu, aman kimse girmesin, tekel olayım düşüncesine sahip değildi. Bu beni çok heyecanlandırdı. Her zaman saygıyla ve özlemle yâd ederim kendisini. Bersay’ın kurulmasında Alaattin Asna’nın bu tavsiyesi çok büyük rol oynamıştır.

● Bersay kuruluşundan bugünlere nasıl geldi?

Bir iş insanının bana bir nasihati vardır: “Sen patron gibi değil, yönetici gibisin. Risk almıyor, sendika lideri gibi davranıyorsun. Şirketten çok çalışanları düşünüyorsun.” Bersay’ın maddi durumu başlangıçta çok kuvvetli değildi. Ona rağmen dergi yayıncılığı konusunda New York’taki bir eğitime mutlaka bizim sanat yönetmenimizin katılması gerektiğini düşündüm. Borç aldım, çocuğu yolladım. Eğitimden döndükten bir hafta sonra istifa edip bir reklam ajansına geçti… Patron gibi değil, yönetici gibi davrandavranmanın bedelini ödemiştim. Vizyon konusunda çok başarılı olmama rağmen, yöneticilik konusunda aynı başarıyı gösterememiştim. Kanıtı da hiçbir zaman doğru dürüst kâr edemeyişimizdi. 2012’ye kadar hep borcumuz vardı. 22 yıl birçok yatırım yaptık. Bersay İletişim Enstitüsü’nü kurduk. Burslar verdik. Kaliteli kitaplar yayımladık. Liderlikle yöneticiliği birleştiremediğimiz için o yatırımları yönetemedik. Oysa dışarıdan baktığınızda imparatorluk gibi görünüyorduk. Bersay’ın 10. yıl dönümü kutlamasına zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geldi. 20. yılında da yine dönemin Cumhurbaşkanı katılmıştı. Önemli siyasetçiler, gazeteciler, iş insanları yanımızdaydı; itibarımız çok yüksekti, ancak arkada zarar eden bir yapı vardı.

2012’den sonra duyguyu bir kenara bırakıp aklı devreye soktuk. Kıymetli dostumuz Aclan Acar’a da o dönemde çok şey borçluyuz. Kendisinden rica ettim, o da bizim hesaba kitaba baktı, çok önemli fikirler verdi. Onun tavsiyesiyle yönetimi gençlere bıraktım. Eşim Dr. Arın Saydam; çocuklarım Dr. Deniz Saydam, Engin Saydam ve profesyonel arkadaşımız Aylin Taşkıner ile birlikte İcra Kurulu olarak 2012’den bu yana Bersay’ı yönetiyor. Borçları ve alacakları yönettik, tasarruf önlemlerini artırdık. Kadromuzu 140 kişiden 40 kişiye düşürdük; ciro ise bir buçuk misli arttı.

AŞIRI ÖZGÜVEN VE GURUR BİR ŞEYİ GÖRMEMİZİ ENGELLEDİ

● Siyasal iletişim çalışmaları da yaptınız.

1994 yerel seçimleri öncesinde tanıdık bir iş insanı aradı, “Hilton’da toplantıdayız, seni de rica ediyoruz” dedi. Karadeniz Ereğli’de 40 yıldır CHP kazanıyormuş. ANAP adayı Halil Posbıyık’ın kampanyasının yönetilmesi lazımmış. Mevcut durumu anlamak için hemen ölçümleme yaptırdık. Oyu, yüzde 10-15 çıktı, kimse tanımıyor kendisini. Pek şansı yok. Ölçümlemelerle nerelere dokunacağımızı tespit ettik. Posbıyık, Ereğli Demir Çelik’te mühendisti. Orada çok etkili bir kampanya düzenledik. Her hafta da ölçerek gittik ve sonunda belediye başkanlığını kazandık. Beyefendi hâlâ orada belediye başkanı olarak devam ediyor. Bu kampanya bize inanılmaz bir gurur ve özgüven verdi.

Bizim bu muhteşem başarımız duyulunca Samsun Belediye Başkanlığı ile ilgili teklif aldık. Orada da seçimi kazandık. Gururumuz iki kat arttı tabii. “Biz siyasi iletişimi artık yaladık yuttuk” diye düşünüyorduk. Sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin rektörlük seçimi için teklif geldi. Hemen ölçümleme yaptırdık. Adayın oyları yüzde 55. “Tamam” dedik, “çocuk oyuncağı. Yüzde 55’i koruyacağız. Üstüne biraz daha koyarsak yüzde 60 ile alırız.” Ancak, aşırı özgüven ve gurur bizim bir şeyi görmemizi engelledi. SWOT analizi yapmadık, adayın zaaflarını araştırmadık. Seçimi kaybedince yıkıldım. Zürih’teki ETH sınavında kaybettiğimde yaşadığımdan sonra bu da benim ikinci büyük hayal kırıklığımdır. Hacı Ömer Sabancı “Hilekârlık ahmaklık, gurur eşekliktir” demiş. Bu benim için siyasi iletişimdeki en büyük derstir.

● Ünlüler de sizinle çalışmak için sıraya giriyor mu?

İletişim dünyasının en zor işlerinden birisi “celebrity management”- tir. Yani şöhretlerin, ünlü insanların iletişimi. 4-5 denemeden sonra tamamen bıraktık. Neden olmadığını söyleyeyim. Birincisi, devreye mutlaka ablası, nişanlısı, bir şeyi giriyor. Akıl çorbası içiyorlar. Olmuyor. İkincisi, bu kapitalizmin henüz semtine uğramadığı bir sektör.

Yaşadığımız bir iki hadiseyi anlatayım. Bir starımız için rica minnet “Bize de hizmet ver” dediler. Birçok büyük şirketle çalıştığımızı öğrendiklerinde “En iyisi ile çalışalım” diye düşünmüşler. Neyse geldiler, anlattık. İşin hukuki, finansal vb. bütün boyutlarıyla ele alınması gerektiğini söyledik. Onlar da bütün işi koordine edecek birini tespit ettiler. O kişi de sektörün en önde gelen isimlerinden Ahmet San’dı. Başladık çalışmaya. Bu sırada star rahatsızlandı. Dedim ki “Bu hâlinle sakın fotoğraf çektirme!” Yanına da 24 saat nöbetçi diktim. Gece saat bir civarında bizim nöbetçi aradı. Gece yarısından sonra iyi bir şey gelmez zaten. “Falan yerde bir anma gecesine katıldı. Şimdi kuliste gazetecilerle beraber fotoğraf çektiriyor” dedi. Korkunç fotoğraflar yayınlandı ertesi gün. Ben de “Teşekkür ederim, kusura bakmayın, devam edemeyeceğiz” dedim.

ÇORBADA TUZUM BULUNDUĞU İÇİN MUTLUYUM

● Dostluk ilişkiniz olan bir iş insanını sorsam…

Faruk Eczacıbaşı çok takdir ettiğim, zekâsına, kültürüne, değerlerine ve birikimine hayran olduğum bir insandır. Yıllar önce babası ve ağabeyi gibi kendine bir alan seçmesi ve o alanı sahiplenmesi gerektiğini savunuyordum. Faruk Bey’in ilgisini en çok çeken alanlardan biri bilişimdi. Faruk Eczacıbaşı, Türkiye’de bilişim okuryazarlığının sıfıra yakın olduğu bir dönemde müthiş bir vizyonla Türkiye Bilişim Vakfı’nın kurulmasına karar verdi ve çok kuvvetli bir yönetim kuruluyla işe başladı. Ben de kuruluşundan bu yana yönetim kurulu üyesi olarak çorbada tuzumun bulunmasından dolayı mutluyum.

Vallahi sen bilirsin!

Büyük bir sinema oyuncusuyla tanışıyoruz ama henüz çalışmıyoruz. Önce bana, ardından da beş kişiye daha danışıyor. Sonra çalışmaya başladık, ancak henüz para pul konuşmamıştık. Medya ile arası çok kötüydü. Düzeltmek için birkaç adımlık strateji çizdik. Basınla buluşması için bir yer ayarladık, geldi şöyle dedi: “Basın danışmanım toplantıyı orada değil, burada yapalım diyor.” Oysa ben daha doğru ve uygun bir yer önermiştim. “Peki nasıl isterseniz” dedim. Sonra konu ücreti konuşmaya geldi. “Ayda 30 bin Euro” dedim. “Neee olmaz!” dedi. “Vallahi sen bilirsin” dedim. O mesele kapandı. Altı ay sonra beni televizyon programına çağırdı. “Siz de bazen çok para istiyorsunuz, bu kadar yüksek istenir mi?” diye sordu. Ben de şöyle cevapladım: “Bazen yapmak istemediğimiz işler olursa bu kadar yüksek hizmet bedeli istiyoruz.”

O gün bugün Koç’tan hiç iş alamadık

● İş hayatına dair aldığınız derslerden söz edebilir misiniz?

“Her söylediğin doğru olsun, her doğruyu söyleme” sözünün ne denli geçerli olduğunu tespit etmem ilk dersti. İkincisi, hedef kitlenin kültür ve değerlerine uygun pozisyon almak gerektiğiydi. Yani, “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmazdı.” Kitabımda da yazdığım, 1998 yılında Ali Koç ile yaşanmış hadisemiz de böyledir. Kendisi koyu Fenerbahçeli, o zaman başkan değildi tabii. İlk tanıştığımız gün “Ne olacak bu Fener’in hâli?” deyivermiştim. Önceki gün Fenerbahçe maç kaybetmişti. Kendisi sonra aff etmedi bizi. Daha sonra karşılaştığımızda “Güvenlik gel buraya, burada bir Galatasaraylı var” diye espri yaptığını hatırlıyorum. Fenerbahçe’den iki kombine bilete ihtiyacım olduğunda da yardımcı olmuştu ama o gün bugün biz Koç’tan hiçbir iş alamadık. Böyle enteresan biridir, kendisini sever ve sayarım.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.